İngiliz Komutan 'Türkler GELMEZ' Dedi — 3 Gün Sonra 25.000 Asker Kaçmak Zorunda Kaldı
Автор: Hayatın Gizli Yüzü
Загружено: 2026-02-05
Просмотров: 2024
Описание:
İngiliz Komutan 'Türkler GELMEZ' Dedi — 3 Gün Sonra 25.000 Asker Kaçmak Zorunda Kaldı
Ekim ayı. Bin dokuz yüz on sekiz. İstanbul.
Savaş bitmişti. Büyük Dünya Savaşı. Osmanlı kaybetmişti. Herkes biliyordu bunu artık. Gazetelerde yazıyordu. Sokakta konuşuluyor. Kahvehanlarda fısıldıyor.
Ve İstanbul... İstanbul değişmişti.
Boğaz'da İngiliz savaş gemileri demirlemişti. On iki gemi. Büyük. Gri. Ağır. Su üstünde oturuyorlardu sanki topraktan çıkmış devler gibi. Sabah güneşinde metal yüzeyleri parlıyordu. Akşam kararlı silhouetlere dönüyordu.
Galata Köprüsü'nde İngiliz askerleri vardı. Kahaki üniformada. Silahlarıyla. Her köşede. Her cadde üstünde. Camilerin önünde. Limanın kenarında. Bazarların girişlerinde.
Halk bakıyordu onlara. Uzaktan. Sessizce. Kadınlar sepetlerini sıkı tutarak geçiyordu yanlarından. Erkekler sigara içerek, gözlerini yere dikarak yürüyordu. Çocuklar... çocuklar merak ettiğinde anneir onları çekip yürütüyordu hızla.
Hiçbiri itiraz etmemişti. Çünkü itiraz etmenin anlamı yoktu artık. Savaş kaybedilmişti.
İstanbul işgal altındaydı.
Ama bu sadece başlangıçtı.
Sonraki aylarda daha fazla İngiliz geldi. Sonra Fransyzlar. Sonra İtalyanlar. Her gün daha fazla askeri varlık. Her gün daha fazla yabancı bayrak yükselen direk.
İngiliz bayrakları camilerin yanında dalgalanıyordu. Kışlalarda. Limanda. Resmi binalar önünde. Yeni dünya.
İstanbullu vatandaşlar için yeni dünya. Ama yeni dünya ağır bir dünyaydı. Her gün daha ağır.
Dukkanlar kapandı birbirinin ardından. Bazarlar sessizleşti. Esnaf sabah kapı önüne çıktığında İngiliz nöbetçiler orada bekliyordu. Geçebilirdi ama... ama dukkanı açmak için komutanlıktan izin almak gerekiyordu artık.
İstanbullu tüccarlar İngiliz askerleri etrafından dolaşıyordu. Neredeyse hayalet gibi gezer oldu halk kendi şehirinde. Bin yıllık şehirlerinde yabancı yürürken onlar gölgelere çekilmişti.
Bin dokuz yüz on dokuz. İlk tam yıl geçmişti.
General Woolley İstanbul komutanıydı. Altmış yaşında. İngiliz. Kariyeri uzundu — savaş sonrası askeri yönetim uzmanı olarak tanınıyordu. On yıllardır askeri hayatın her köşesini görmüştü. Tecrübeliydi. Sakin. Hesaplı.
Ofisi Dolmabahçe Sarayı'nda. Eski Sultan'ın salonlarında. Altın süslemeler. Mermer zeminler. Kristal avizeler. Her yer göz alıcıydı. Ingiliz subayları bile ilk kez girdiğinde duraksıyordu kapıda.
Woolley burada rahat oturuyordu. Her sabah kahvesi hazırlandığında pencereye bakıyordu. Boğaz'a. Altındaki suya. Demirli gemilere. Güneş yüzlerinde yıkınıyordu ilk saatlerde.
"İstanbul" dedi bir gün yaverine. Genç adam kapıdan yeni girmiş, raporları elinde tutuyordu. "Dünya tarihinin en stratejik noktası. Doğu ile Batı'nın buluşma yeri. Tarih burada yapıldı. Ve... ve biz buradayız."
Yaveri başını salladı. "Evet General. Boğaz kontrolünde olduğümüzda..."
"Sadece Boğaz değil." Woolley kahvesinden bir yudum aldı. Yavaşça. Sakin. "Bu şehrin kontrolünde olan dünyayı kontrol eder. Rusya'ya yol burada geçer. Arap yarımadasına yol burada geçer. Ve biz kontrolün anahtarında oturuyoruz."
Masasına dönüp dosyaları inceledi. Her gün yeni raporlar geliyordu. Her gün daha kontrol altında olan bir şehir.
Haftalara aylar eklendi. Kış geldi. İstanbul soğudu.
Woolley İstanbul'u her gün geziyordu. Bazarlar. Liman. Mahalleler. Kendini tanır gibi olmuştu artık bu sokaklara. Her köşesi, her geçit, her çıkmaz yol.
Bazı İstanbullu tüccarlar onunla konuşuyordu. İngilizce bilenlerin çoğu ticaret ilişkilerinin düzelmesini istiyordu. Sonunda para kazanacaktı herkez. Savaş bitmişti. Dünya yeniden kuruyordu kendini. Neden katılmasınlar?
Ama büyük çoğunluk sessiz kalıyordu. Gözleri kaçıyordu Woolley yanından geçtiğinde. Kapılar kapanıyordu. Perde kenarlarından bakıyorlardu.
Woolley buna dikkat etmiyordu fazla. Normal bir işgal sonrası tepki olduğunu düşünüyor. Aylar geçince alışırlar demişti kendine. Ekonomi düzelince daha da yumuşarlar.
Aynı yıl. Ankara.
Küçük bir şehir. Uzak. Toz bulutlarında. Kalkınmamış. Harita üzerinde neredeyse görünmeyen bir nokta. İstanbul'un on yedinci yüzyıl ihtışamının tam karşısında bir başka dünya. Toprak yollar. Tahta evler. Bozkır rüzgarı.
Woolley bu şehri önemli bulmuyordu. Hiç düşünmemişti bile.
Ama bir subay bir gün raporunda yazdı: "Ankara'da bazı Türk grupları örgütleniyor. Mustafa Kemal denilen biri liderlik yapıyor. Eski askeri subay. Savaş sırasında bazı başarıları olmuş ama sonradan yolları ayrılmış merkezi komuta ile."
Woolley raporu okudu. Cümle cümle. Sonra sordu: "Bu adam kim tam olarak?"
"General rütbesi vardı Komutan. Ama artık düzenli bir orduyla bağlantısı yok. Dağınık gruplar topluyor. Anadolu taşra kasabalarından. Köy milisleri ağırlıklı."
"Kaç adamı var?"
"Kesin bilinmiyor. İstihbarat çalışmak zor bu bölgede. Ama... birkaç yüz. Belki bin."
Woolley düşündü. Uzun süre. Elini çeneye yasladı. Pencereden Boğaz'a baktı. O büyük, güçlü gemilere.
Sonra sordu: "Ankara'dan İstanbul'a kaç kilometre?"
Повторяем попытку...
Доступные форматы для скачивания:
Скачать видео
-
Информация по загрузке: