(89) 28.Mektup 3. Mesele | "Ben sadece ma‘nevî bir müşîriyet makamının evamirini teblîğ ediyorum."
Автор: Av. Ali Kurt ile Risale Dersleri
Загружено: 2022-02-19
Просмотров: 3463
Описание:
89. Ders 28. Mektup 3. Mesele olan 3. Risale Sayfa 232, 233, 234, 235, 236, 237 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha)
Ayrıca
MEKTUBAT DERSLERİ Av. Ali KURT
• MEKTUBAT DERSLERİ Av. Ali KURT
Üçüncü Mes’ele olan Üçüncü Risâle
Şu mes’ele, umum ihvânımın ekseri lisân-ı hâl ile ve bir kısmının lisân-ı kāl ile ettikleri umûmî bir suâlin hâs ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.
Suâl: “Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki: ‘Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübârek tanımayınız. Ben makam sâhibi değilim. Âdî bir neferin müşîr makamının evâmirini teblîği gibi, ben de ma‘nevî bir müşîriyet makamının evâmirini teblîğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdar ve zengin elmas ve mücevherât dükkânının dellâlı olduğu gibi, ben dahi mukaddes ve Kur’ânî bir dükkânın dellâlıyım' diyorsun. Halbuki aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister. Ruhumuz bir nûr ister. Ve hâkezâ, çok cihetle çok şeyler istiyoruz. Seni hâcâtımıza yarayacak adam zannedip senin ziyaretine geliyoruz. Bize âlimden ziyâde, bir sâhib-i velâyet, sâhib-i himmet ve sâhib-i kemâlât lâzım. Eğer hakîkat-i hâl dediğin gibi ise, ziyaretinize yanlış geldik” lisân-ı hâlleri diyor.
Elcevab: Beş noktayı dinleyiniz, sonra düşününüz. Ziyaretiniz beyhûde mi, yoksa fâideli midir? O vakit hükmediniz.
SAYFA 233
Birinci Nokta: Nasıl ki bir padişahın âdî bir hizmetkârı ve bîçâre bir neferi, padişah nâmına ferîklere, paşalara hedâyâ-yı şâhânesini ve nişanlarını veriyor. Onları minnetdâr ediyor. Eğer ferîkler ve müşîrler, bu âdî nefere “Neden tenezzül edip elinden ihsân ve nişanları alıyoruz?” deseler, mağrurâne bir dîvâneliktir. Eğer o nefer dahi, vazîfesinin hâricinde müşîre kıyâm etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehcesine bir dîvâneliktir. Hem eğer o memnun olan ferîklerden birisi, müteşekkirâne o neferin kulübeciğine tenezzülen misafir gitse, kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcub kalmamak için, o hâli gören ve bilen padişah, elbette o neferini mahcub etmemek için, matbah-ı şâhâneden, sâdık hizmetkârının muhterem misafirine tabla gönderir.
Öyle de, Kur’ân-ı Hakîm’in sâdık bir hizmetkârı, ne kadar âdî olursa olsun, Kur’ân nâmına en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek teblîğ eder. Ve en zengin ruhlu olanlara Kur’ân’ın âlî elmaslarını, yalvararak, mütezellilâne değil, belki müftehirâne ve müstağniyâne satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdî hizmetkâra vazîfe başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi onların ona mürâcaatında kendine medâr-ı gurûr bulamaz. Ve haddinden tecâvüz etmez. Eğer o hazîne-i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçâre hizmetkâra velâyet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar, elbette hakîkat-i Kur’âniyenin merhamet-i kudsiyesi şânındandır ki, o hizmetkârını mahcub etmemek için, hazîne-i hâssa-i İlâhiyeden, o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara meded versin. Ve himmet ederek feyizdâr etsin.
İkinci Nokta: İmâm-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûkî radıyallâhü anh demiş: “Hakāik-i îmâniyeden bir tek mes’elenin inkişâfı ve vuzûhu, benim indimde binler ezvâk ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarîkatlerin gayesi ve neticesi, hakāik-i îmâniyenin inkişâfı ve vuzûhudur.” Madem şöyle bir tarîkat kahramanı, böyle hükmediyor. Elbette hakāik-i îmâniyeyi kemâl-i vuzûhAçıklık ile beyân eden ve esrâr-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlûb olan neticeleri verebilirler.
Üçüncü Nokta: Bundan otuz sene evvel, Eski Said’in gāfil kafasına müdhiş tokatlar indi. اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi. Bir yol aradı. Bir halâskâr taharrî etti.
.SAYFA 234
.SAYFA 235
.SAYFA 236
SAYFA 237
.
Daha bu beş misâl gibi pek çok misâller var. Onlar gösteriyorlar ki, ulûm-u îmâniye, hususan doğrudan doğruya ihtiyaca binâen ve yaralarına devâen Kur’ân-ı Hakîm’in esrârından ma‘nevî ilaçlar alınsa ve tecrübe edilse, elbette o ulûm-u îmâniye ve o edviye-i rûhâniye, ihtiyacını hissedenlere ve ciddî ihlâs ile isti‘mâl edenlere yeter, kâfî gelir. Onları satan ve gösteren eczâcı ve dellâl ne halde bulunursa bulunsun, âdî olsun, müflis olsun, zengin olsun, makam sâhibi olsun, hizmetkâr olsun, çok fark yoktur. Evet, güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Madem güneşi gösteriyorum. Benden mûm ışığı, bâhusus bende bulunmazsa istemek, ma‘nâsızdır, lüzûmsuzdur. Belki onların bana duâ ile, ma‘nevî yardım ile, hatta himmet ile muâvenet etmeleri lâzımdır. Ve ben onlardan istimdâd etmem ve meded istemem, benim hakkımdır. Onlar nûrlardan aldıkları feyze kanâat etmek, onların üstünde haktır.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَٓاءً وَلِحَقِّه۪ٓ اَدَٓاءً وَعَلٰٓي اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ وَسَلِّمْ
Повторяем попытку...
Доступные форматы для скачивания:
Скачать видео
-
Информация по загрузке: