(39) 20.Mektup 3.Kelime | Semavat ve arz, dünya ve ahiret, her şey onun mülküdür.
Автор: Risale-i Nur Dersleri Ali KURT
Загружено: 2026-02-12
Просмотров: 75
Описание:
(39) Mektubat 1. Kısım 20. Mektup, 3 ve 4. kelime sayfa 78-79-80-81-82 (Hayrat Neşriyat Osmanlıca Orijinal Nüsha)
Lehül mülk ne demek?
Cenabı hakkın insan ve kainattaki delilleri.
Kainattaki inşa, ibda, kudret nasıl tecelli eder?
Ayrıca
Şeytanlar ve Şer Olan Şeyler Ne İçin Yaratıldı? Ne Maslahatları Var? Av. Ali KURT(20)
• (20) 12.Mektup/2 | Şeytanların ve şerlerin...
Hz. Ademin Cennetten ihracı insanlar için merhamet mi? zulüm mü? Av. Ali KURT(19)
• (19) 12.Mektup/1 | Hz Âdem’in cennetten çı...
CEHENNEM ve HAŞİR meydanı nerede? Av. Ali KURT (3)
• (3) 1.Mektup 3.Sual/1 | Cehennem ve haşir ...
Üçüncü Kelime: لَا شَر۪يكَ لَهُ Şu kelimeyi Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’i, gayet kuvvetli ve şa‘şaalı bir sûrette isbat ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz. Ondan daha ileri beyâna lüzûm yok. Ve îzâh edilmez.
Dördüncü Kelime: لَهُ الْمُلْكُ Yani ferşten Arş'a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar her bir mevcûd, semâvât ve arz, dünya ve âhiret, her şey onun mülküdür. Mâlikiyet mertebe-i uzmâsı tevhîd-i a‘zam sûretindeonundur.
Şu mertebe-i uzmâ-yı mâlikiyet ve makam-ı a‘zam-ı tevhîdin bir huccet-i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hatırada, Arabî ibâresinde şu âcizin hatırına ilkā edildi. O latîf hatıranın hatırı için, aynı ibâre-i Arabiyeyi kaydedip sonra meâlini yazacağız. لَهُ الْمُلْكُ ِلَانَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغ۪يرِ
مَصْنُوعُ قُدْرَتِه۪ مَكْتُوبُ قَدَرِه۪
اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا
اِنْشَآئُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مُلْكًا ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا
صَنْعَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًاصِبْغَتُهُ ف۪ي هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا
قُدْرَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تُظْهِرُ حَشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ
حَشْمَتُهُف۪ي ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُعْلِنُ هُوَالْأَحَدُ
سِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَ الْأَجْزَآءِ خَاتَمُهُ ف۪يهٰذَا فِي الْجِسْمِ وَ الْأَعْضَآءِ
Birinci Fıkra: ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ الخره Yani şu kâinât denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemi ile yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinâttaki san‘at-ı muntazamanın küçük bir mikyâsta numûnesi insanda vardır. O dâire-i kübrâdaki san‘at, Sâni‘-i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san‘at dahi, yine o Sâni‘a işaret eder. Vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki şu insan, gayet ma‘nîdâr bir mektûb-u Rabbânîdir. Muntazam bir kasîde-i kaderdir. Öyle de, şu kâinât dahi aynı o kalem-i kader ile, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kasîde-i kaderdir. Hiç mümkün müdür ki, hadsiz alâmet-i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke-i vahdete ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem-i vahdâniyete, Vâhid-i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?
İkinci Fıkra: اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ ilâ âhirihî Meâli şudur: Sâni‘-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî‘ bir sûrette halk edip, âyât-ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki, kâinâtı bir mescid-i kebîr şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda îcâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu‘cizât-ı san‘atına ve o bedî‘ kudretine karşısecde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebîrde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma‘bûd-u Hakîkîleri, o Sâni‘-i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?
Üçüncü Fıkra: اِنْشَٓائُهُ لِذَاكَ ilâ âhirihî Meâli şudur ki: O Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, âlem-i ekberi, bâhusus küre-i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz dâireler olup, her bir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit-be-vakit, mevsim-be-mevsim, asır-be-asır eker, biçer, mahsûlât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır. Tasarruf eder. En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsûlâtı kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba, dâire-i kudretten dâire-i ilme gönderir. Sonra mütevassıt bir dâire olan zemin yüzünü aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim-be-mevsim âlemleri, envâ‘ları içinde eker, biçer, kaldırır. Ma‘nevî mahsûlâtını dahi gaybî, uhrevî, misâlî ve ma‘nevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi yine yüz def‘a, bin def‘a kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı yüz def‘a onun kadar ondan mahsûlât alır.
Demek o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî her şeyi birer model hükmünde inşâ ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensûcât-ı san‘atını onlara giydirir. Cilve-i esmâsını, mu‘cizât-ı kudretini izhâr eder. Kendi mülkünde her bir şeyi birer sahîfe hükmünde inşâ etmiş. Her sahîfede yüzer tarzda ma‘nîdâr mektubâtını yazar. Hikmetinin âyâtını izhâr eder. Zîşuûrlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşâ etmekle beraber, şu insanı dahi öyle...
Повторяем попытку...
Доступные форматы для скачивания:
Скачать видео
-
Информация по загрузке: