Deizm, pozitivist-maddeci felsefenin tuzağı mıdır, bu tuzağa düşmemenin çaresi nedir?
Автор: YeniAsya Beylikdüzü
Загружено: 2026-01-14
Просмотров: 112
Описание:
Konu:
Yirmi Beşinci Söz
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
(Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.)
(“De ki: ‘And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.’ ” İsrâ Suresi: 88.)
…
İkinci Ziya
Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar, mevcudatın mahiyetlerinden, hasiyetlerinden tafsilen bahseder; Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmalen bahseder. Âdeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, manasına ehemmiyet vermez.
Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, sûrî ve maddî hasiyetlerinden icmalen bahseder, fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezaif-i ubudiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vecihle ve nasıl delâlet ettiklerini ve evamir-i tekviniye-i İlâhiyeye karşı inkıyatlarını tafsilen zikreder.
İşte felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir göreceğiz.
İşte, nasıl elimizdeki saat sureten sabit görünüyor, fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî, içinde bir zelzele ve alet ve çarklarının ıztırapları vardır; aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrası olan şu dünya, zahirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevalde yuvarlanıyor.
Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz o saat-i kübranın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tadat eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar, bütün mazi ve istikbali ademe verip, yalnız zaman-ı hâzırı vücuda bırakır.
Şimdi zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava, mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir hâlden bir hâle sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlar ile dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.
Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde. Dünyanın şu ciheti, geçici olduğunu gösterir.
Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasıflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir gösterir.
Dünya hanesinin tavanı olan sema mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, sema dahi sabit değil, ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyüratı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhâlde geçici ve zeval ve harabiyete karşı gittiğini gösterir.
İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir; şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat, şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahval ise, esma-i İlâhiyenin cilve-i şuunatını ayrı ayrı tavsifat ile gösteren, tazelenen âyineleridir.
İşte dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği hâlde, gafletle sureten incimat etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peyda edip ahirete perde olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat: İstanbul, Şubat 2004, s.708-712.
Повторяем попытку...
Доступные форматы для скачивания:
Скачать видео
-
Информация по загрузке: