Cem Karaca'nın Bilmediğiniz Hayat Hikâyesi | Neden Sürgün Edildi ? |Vatandaşlıktan Neden Çıkarıldı?
Автор: Истории об индивидуальности
Загружено: 2026-03-07
Просмотров: 21
Описание:
İstanbul’un eski sokaklarında bir piyanonun tuşlarından dökülen batı ezgileriy ile Anadolu’nun tozlu yollarından gelen bir bağlama sesinin kesiştiği o ince çizgide başladı onun için. Bir taraftan Azerbaycan türkü bir babanın sert disiplini, diğer taraftan Ermeni bir annenin sanat dolu zarafetiydi Muhtar Cem Karaca.
Daha ilk nefesinde iki farklı dünyanın tam ortasına yani Arafta bir hayata gözlerini açtı. Belki de bu yüzden hayatı boyunca tam olarak bir tarafa ait hissetmedi.
Onu ilk gördüğümüzde karşımızda sadece bir şarkıcı değil, bir anlatıcı, bir dert ortağı ve sistemin çarkları arasında ezilenlerin gür sesi vardı.
Sahneye çıktığında sadece şarkı söylemiyor, adeta bir tiyatro sahnesinde halkın hikayesini canlandırıyordu.
Onu izleyen herkes öyle hissederdi.
Lakin bu kadar yüksek perdeden konuşmanın, bu kadar dik durmanın elbette bir bedeli olacaktı.
Cem Karaca için ise bu bedel; yıllarca sürecek bir hasret, vatansızlık ve kendi ülkesinde bir yabancı gibi yaşamak olacaktı.
Aslında her şey bir hayır cevabıyla alevlenmişti. Babası Mehmet Karaca, oğlunun hariciyeci olmasını diplomatik koridorlarda yürümesini hayal ediyordu.
Lakin gel gelelim ki Cem Karaca'nın kalbi Rock and Roll ritmiyle çarpıyordu.
Oysa ki Babası o kadar karşıydı ki bu sevdaya, bir gün bir konserde oğlunu yuhalatması için adam bile tutmuştu.
Kendi babası tarafından yuhalanan bir gencin içindeki o ateşi hayal edebiliyor musunuz?
Sizin başınıza geldiğini düşünün neler hissederdiniz?
Babanıza öfke duymaz mıydınız?
Zira o gece Cem Karaca, vazgeçmek yerine daha yüksek sesle söylemeye karar verdi.
O dönemler Elvis Presley şarkılarıyla fırtınalar estirirken askere gidişi hayatının en büyük dönüm noktası oldu.
Bir gün bir askerin elindeki bağlamadan dökülen o yanık türküleri duyduğunda aslında kendi topraklarına ne kadar yabancı kaldığını fark etti.
O an kendi kendine şunu düşünmüştür; 'Ben yanlış bir dilde, doğru şeyleri söylemeye çalışıyormuşum' dedi.
Batı’nın o tınısını, Anadolu’nun kadim dertleriyle birleştirdiğinde ortaya çıkan o yeni ses, Türkiye’nin kalbinde derin bir iz bırakacaktı.
1970’li yıllar Türkiye’nin en sancılı, en kutuplaşmış zamanlarıydı.
Cem Karaca ise bu fırtınanın tam göbeğinde yer almıştır.
Tamirci Çırağı dediğinde işçinin nasırlı ellerini anlattı.
1 Mayıs dediğinde meydanların coşkusunu anlattı.
Lakin bu şarkılar sadece ona alkış getirmedi, beraberinde bombalı saldırıları, can güvenliği korkusunu ve bitmek bilmeyen soruşturmaları da getirdi.
Sahneye çıktığında karşısında sadece hayranlarının yanında ona papaz diye bağıran öfkeli kalabalıkları da buluyordu.
Sonra maalesef ki o karanlık dönem geldi çattı. 12 Eylül darbesinin ayak sesleri duyulurken Cem Karaca Almanya’daydı.
Almanya'dan geri dönmesi istendi, lakin dönse parmaklıklar ardına girecekti.
Yazdığı bir mektupta hasta olduğunu ve bir süre müsade edilmesini yazmıştır.
Bu sürede bitmeden dönmedi.
1983 yılında bir sabah uyandığında artık bir vatanı yoktu çünkü vatandaşlıktan çıkarılmıştı.
Bir sanatçı için sesini duyurduğu topraklardan, dilinden ve insanından koparılmaktan daha büyük bir ceza olabilir miydi?
Bu onun için çok üzücü olmuştur.
Babasının cenazesine bile gelemedi, tabutuna uzaktan bakmak zorunda kaldı.
Gurbet, Cem Karaca için sadece bir mesafe olarak kalmamış, ruhunu kemiren bir boşluk olmuştur.
Almanya’da vatansız bir pasaportla yaşarken her gece rüyasında İstanbul’u, Boğaz’ı görüyordu.
Nihayet 1987 yılında Turgut Özal ile yaptığı o meşhur görüşmeden sonra ülkesine geri döndü. Lakin bu dönüş, beklediği o sıcak kucaklaşmayı getirmedi.
Bir zamanlar onu omuzlarında taşıyanlar bu defa ona dönek diyordu.
İktidarla anlaştığı ve davasını sattığı iddia ediliyordu.
Oysa o sadece evine ve vatanına dönmek istemişti.
'Siz Boğaz’a karşı rakınızı içerken ben burada hasretten geberiyorum, şayet bu döneklikse ben döneğim arkadaş' diyerek eleştirilere karşı haykırmıştır.
Cem Karaca değişmişti lakin bu değişim bir ihanet değil, onun için bir olgunlaşma süreciydi.
Artık yalnızca politik bir figür değildi, maneviyatını ve inancını da müziğine katarak tasavvufla ilgilenen, her kesimi kucaklamaya çalışan bir bilgeye dönüşüyordu.
Hayatının son yıllarını daha sakin ancak yine üretimle dolu geçirdi.
2004 yılının o soğuk Şubat sabahında veda ettiğinde arkasında artık kavgalarla değil, şarkılarla birleşmiş bir Türkiye bıraktı.
Vasiyeti ise en az hayatı kadar sarsıcıydı olmuştur, Tabutunun başında alkışlar istememiş, tekbirler yükselsin istemişti.
Cenazesinda öyle de olmuştur.
Onu yuhalatanlarla ona dönek diyenler aynı cami avlusunda aynı tabutun arkasında saf tuttu.
Bugün bir tamirhaneden geçen o hüzünlü melodiyi duyduğumuzda ya da Resimdeki Gözyaşları çalmaya başladığında Cem Karaca hala bizimle konuşuyor demektir.
Повторяем попытку...
Доступные форматы для скачивания:
Скачать видео
-
Информация по загрузке: